TESPİT DAVASI
Tespit davası, genellikle hukuki bir durumun veya ilişkinin netleştirilmesi veya belirlenmesi amacıyla açılan bir hukuk davasıdır. Taraflardan biri, mevcut bir durumun veya ilişkinin hukuki statüsünü belirlemek veya somut bir gerçeği tespit etmek için mahkemeden yardım talep eder. Bu davada hukuki anlamda bir talep veya tazminat isteği bulunmaz, sadece bir durumun yasal statüsünün belirlenmesi talep edilir.
Örneğin, bir mülkiyetin kime ait olduğu konusunda bir anlaşmazlık varsa, taraflardan biri mahkemeden bu mülkiyetin kimin adına kayıtlı olduğunu tespit etmek için bir tesbit davası açabilir. Benzer şekilde, bir iş ilişkisinin varlığı veya bir sözleşmenin hangi tarihte sona erdiği gibi durumlarda da tespit davası açılabilir. Bu tür davalar, hukuki belirsizlikleri gidermek ve taraflar arasındaki hakların netleştirilmesi için önemlidir.
Bilindiği üzere ve kural olarak tespit davalarında; tespit davası açanın hukuki yararının varlığı gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 106 ncı maddesinin 2 nci fıkrasında “tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.” denilmektedir.
6100 sayılı Kanunun 114 üncü maddesinin (h) bendine göre, davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması dava şartıdır. Aynı Kanunun 115 inci maddesi uyarınca mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır ve dava şartı noksanlığının tespiti halinde davanın usulden reddine karar verir.
Bununla birlikte, bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur (4721 s.lı TMK. mad. 684/1). Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyet kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere kalıcı yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer (TMK mad. 718). 22.12.1995 tarih ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı gibi Eşya Hukukunda, muhdesattan, bir arazi üzerinde kalıcı yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir. Muhdesat, şahsi bir hak olup (TMK 722, 724, 729 m.ler), sahibine arazi mülkiyetinden ayrı bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak bahşetmez. Taşınmaz üzerindeki kalıcı yapı, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez.
Açıklanan bu ilke ve esaslara göre, kural olarak muhdesatın arz malikinden başkasına aidiyetinin tespiti istenemez.
Tespit davası, kendine özgü davalardan olup dava sonucunda istihsal edilecek ilâmın icra ve infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Bilindiği üzere, tespit davalarının görülebilmesi için güncel hukuki yararın bulunması (6100 s.lı HMK mad.106/2) ve dava sonuçlanıncaya kadar da güncelliğini kaybetmemesi gerekir. Tespit davaları eda davalarının öncüsüdür, bu nedenle eda davası açılmasının mümkün olduğu hâllerde, tespit davası açılmasında hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmektedir. Hukuki yararın bulunması dava şartı olup, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, hâkim tarafından da re'sen gözetilir. Hukuki yararın bulunmadığının tespiti hâlinde davanın, dava şartı yokluğu gerekçesiyle usulden reddine karar verilmelidir (HMK mad.114/1-h, 115).
BELİRSİZ ALACAK DAVASI
HMK.'nın "Belirsiz alacak ve tespit davası" başlıklı 107. maddesinde: "Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." şeklinde belirtilmiştir.
Davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibarıyla uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır. Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin hakimin takdirine bağlı olduğu durumlarda hukuki imkansızlık söz konusu olur. Bu durumda davacı alacaklı, hakimin takdir yetkisini nasıl kullanacağını bilemeyeceği için davanın açıldığı tarihte alacağının miktarını belirleyebilecek durumda değildir.
Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özellikleri nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.
Belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan biri, davanın açılması ile alacağın tamamı için zamanaşımının kesilmesidir. Buna göre yargılama sırasında alacağın belirli hale gelmesiyle talep artırımında bulunulması halinde artırılan miktar yönünden zamanaşımı def'in dikkate alınması mümkün değildir.
Yasal düzenlemeye göre davacı belirsiz alacak davasında talep artırımı yapmak zorunda değildir. Yasal düzenleme ile talep arttırım dilekçesi vermek veya vermemek seçenek olarak sunulmuştur. Ancak davacı talep arttırım dilekçesini vermekle alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğunu ve attırdığı değerin tam ve kesin değer olduğunu beyan ve kabul etmiş olur.
Alacağın belirsiz hale gelmesini müteakip ortaya çıkan yeni talep eksik belirtilmişse, bundan sonra yeni artırma isteği mümkün olmayacak iddianın genişletilmesi yasağına tabi olacaktır.(Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 02.03.2016 tarih-2014/424 Esas-2016/207 Karar sayılı ilamı)HMK’nun 107. maddesinin gerekçesine göre, alacak belirli hale geldiğinde artırım, sadece bir kez yapılabilir. İkinci kez artırım yapılmak istenirse, iddianın genişletilmesi yasağı ile karşı karşıya kalınır. Yani davanın belirsiz alacak davası olarak açılması halinde bir ek dava veya aynı davada, dava konusunun ıslah yolu ile arttırılması veya ikinci kez talep artırımı ile artırılması söz konusu olamayacaktır.
KISMİ ALACAK DAVASI
Kısmi alacak davası, bir alacaklının, borçludan yalnızca belli bir miktarı talep ettiği hukuki bir süreçtir. Bu tür bir dava genellikle, borçlunun tamamını ödemesi gereken bir borcun olduğu durumlarda kullanılır ancak alacaklı sadece belirli bir miktarı talep eder.
Kısmi alacak davası, alacaklının tamamını değil, sadece belli bir miktarı talep ettiği için, diğer alacakların ve borçların hala var olduğu bir durumda kullanılır. Bu, alacaklıların, borçlu tarafından ödenen miktarın belirli bir kısmını alarak hukuki yollarla diğer alacaklarını da koruma altına almasını sağlar.
6100 sayılı HMK’nın 109 uncu maddesinde; kısmi dava, alacağın yalnızca bir bölümü için açılan dava olarak tanımlanmaktadır. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir. Bir kimsenin kısmi bir dava açıp açmadığı ancak dava dilekçesinden, davacının talep sonucundan anlaşılır. Davacının davasını açıkça kısmi dava olarak nitelendirmesine gerek yoktur, alacağın yalnız bir kesiminin dava edildiğinin anlaşılması yeterlidir. Özellikle davacının “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak” veya “şimdilik alacağın belirli bir miktarını dava ettiğini” belirterek açtığı davalar kısmi dava niteliğindedir. Kısmi dava açılması halinde davaya konu edilmeyen kısmın ayrı bir davayla talep edilmesi veya aynı davada ıslah yoluyla dava konusuna dahil edilmesi mümkündür. (Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 02.04.2003 tarihli ve 2003/4-260 Esas, 2003/271 Karar sayılı kararı; 16.05.2019 tarihli ve 2016/22-1166 Esas, 2019/576 Karar sayılı kararı; 2019/22-223 Esas, 2019/491 Karar sayılı kararı)
Yine belirtmek gerekir ki; ıslah, iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı sebebiyle tarafların yapamadıkları ya da düzeltemedikleri usul işlemlerini, tek taraflı bir irade beyanı ile tamamen veya kısmen düzeltmeleridir.
6100 sayılı HMK’nın yazılı yargılama usulünün uygulandığı davalarda dava dilekçesine karşı cevap süresi iki hafta olup, dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, HMK'nın 127 nci ve 141 inci maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı def'inde bulunulabileceği kabul edilmelidir.
Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.
25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay'ın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru hesaplanır.